Aug 17

Mithat Cemal Kuntay ( 1885)- (1956)
(1885 - 1956) Şair ve yazar. 1885 yılında İstanbul’da doğdu. Vefa İdadisi’ni ve Mektebi Hukuku bitirdi. Doktora sınavını verdikten (1908) sonra, idare hukuku asistanlığı yaptı. Adliye Nezareti Özel Kalemi’ne girerek müdürlüğe kadar yükseldi. Birinci Hukuk Mahkemesi üyeliğinden sonra Beyoğlu Dördüncü noteri oldu. Ölümüne kadar bu görevde kaldı.

ESERLERİ

Sonradan ayrıntılı bir biyografisini yazdığı gibi İmparatorluğun yıkılış dönemini konu edinen, Üç İstanbul (1938) adlı romanında da canlandırdığı, Mehmet Akif ile tanışması, sanatı ve düşünceleri üzerinde etkili oldu. Aruz vezniyle, vatanseverlik duygularını ve Türk tarihinin zenginliklerini dile getiren şiirler yazdı. Türk’ün şehnamesi (1945) adlı şiir kitabından başka, antolojileri (Nefaisi Edebiye, 1913), oyunları (Kemal, 1912; 28 kanunuevvel, 1918) ve bir romanı vardır. Çok zengin belgelere dayanan biyografi türündeki eserleri, (Mehmet Akif, 1939; Namık Kemal, 1944 - 1956; Sarıklı İhtilalci Ali Süavi, 1946) anlatımının çekiciliğiyle de dikkati çeker.

Aug 17

Mehmet Vehbi Çelik ( 1861)- (27.11.1949)
Konya’nın Hadim ilçesinde 1861 yılında doğdu. İlmiye kariyerinden yetişti ve bu kariyerin doruğuna ulaştı. Hulasatü’l-Beyan adlı tefsiri bu kariyerin en ünlü eserlerindendir.

İstanbul hükümetiyle Anadolu’nun bağlantısı kesildiğinde Konya Müdafaa-i Hukukun başında bulunuyordu.Bu sırada Valinin Konya’yı terk etmesi üzerine, Müdafaa-i Hukuk adına Konya Valiliğini üzerine almıştır.(Bunun benzeri tarihimizde yoktur).Vehbi Hoca, Konya’nın Birinci Millet Meclisi’ne seçtiği milletvekilleri arasında bulundu.İlk şeriye vekillerinden oldu.Konya’nın Milli Mücadeleye maddi ve manevi büyük katkısını sağlamış olanların başında gelir.İlk anayasayı hazırlayanların arasında bulunmuştur.Meclis’te mütedil sağkanadın taabi başkanı olarak Milli devletin kuruluşunda önemli hizmetleri olmuştur.

Din bilginlerinde zamanın üstadı olarak tanınan Vehbi Hoca,din duygusu ile milliyet duygusunu gönlünde birleştirmiş bir bilgindi.Hadim ve Konya medreselerinde yetiştikten sonra İstanbul’da o zaman en yüksek Teoloji Fakültesi sayılan Darül-Hilafe medresesinden de en iyi dereceyle icazet aldıktan sonra mesleğinde zirveye ulaşmış,bir otorite olmuştur.

Meşrutiyet döneminde bir aralık taşrada büyük illerde yüksek okul açma denemesine girişildiği sırada Konya’da da bir hukuk mektebi açılmıştı.O dönemde de İstanbul’dan taşra’ya rağbet olmadığından bu yüksek okula ancak mahalli yeteneklerden hoca aranmıştı.Bunlar arasında medeni Hukuk-Fıkıh hocalığı Vehbi Efendi’ye verilmişti. Vehbi Hoca bu görevde önemli başarı sağlamıştır.Onun asıl hüviyet ve himmeti,Milli Mücadele başlarken ortaya çıkmasındadır.Anadolu’da Müdafaa-i Hukuk’un ilk kurulduğu yerlerden birisi Konya’dır.Kuranların başında Vehbi Hoca bulunmuştur.Vehbi Hoca son Osmanlı Mebusan Meclisine Konya’dan mebus seçilmişti.Bu Meclisin başkan vekilliğini yapmıştır.Bu görevdeki himmeti önemlidir.Misak-ı Milli’nin bu Meclisce kabulünde şahsi otoritesiyle rol oynamıştır.Milli Mücadeleyi desteklemesi için Meclis tarafindan Padişah’a gönderilen üç kisilik heyette Vehbi Hoca’da bulunmuştur.Bu Meclisin İngilizler tarafından basılıp dağıtılmasından sonra Ankara’da ilk büyük Millet Meclisine en erken katılanlardan birisi olmuştur.Bir aralık Konya Valisinin vazifeyi bırakıp kayıp olması üzerine,halkın arzusuyla Valiliği üstlenmiş ve bir güven unsuru olmuştur.

Meclis tarafindan umur-u şeriye vekaletine seçilmiştir.Bu görevde iken saltanatın ilgasına dair şeri fetvayı veren ve bunu meclis huzurunda okuyup kabul ettiren de Mehmet Vehbi Hoca idi.

27 Kasım 1949′da vefat etti.

Kaynak:Milli Mücadelede Atatürk’ün Çevresi İlk Mücahitler / Sadi Irmak

Aug 17

Mehmet Niyazi Özdemir ( 1942)
1942 yılında Sakarya’nın Akyazı ilçesinde doğdu. İlk ve orta okulu orada okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdi. Sonra Hukuk Fakültesi’ne girdi; oradan mezun oldu. O zamanlar da hukuk fakültesinde takıntısız olarak üçüncü sınıfa geçenler, dekanlığa müracaat edip, izin alarak edebiyat fakültesinin herhangi bir bölümüne devam edebiliyorlardı. Felsefeden de sertifika yaptıktan sonra, devlet felsefesi branşında doktora yapmak için Almanya’ya gitti.

Brilon’daki Guethe Enstitüsü’ndeki lisan öğreniminden sonra, Moxburg Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ditrich Pirson’un yanında “Türk Devletlerinde Temel Hürriyetler”konulu doktorasına başladı. Hocası Bonn’a sonra da Köln’e tayin edilince Mehmet Niyazi de onu takip etti. 1976 yılında doktorasını bitirdikten sonra, hocasının yanında aynı kürsüde çalışmaya başladı. Hâlâ Moxburg Üniversitesi ile teması devam etmekle beraber, 1988 yılından beri Türkiye’de ikamet etmektedir. 1987′den beri de ilk başta haftada üç gün, sonraları haftada bir gün ZAMAN gazetesinde yazmaktadır. Ayrıca; Genç Akademi, Nizam-ı Alem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makalelerini de zaman zaman Batı dergilerinde yayınlatmaya çalışıyor.

ESERLERİ
1- Varolmak Kavgası: Bir imam hatiplinin hayatını konu alan roman, 1970. 2- Bayram Hediyesi: Çeşitli hikâyelerin toplandığı kitap, 1971. 3- Çağımızın Aşıkları: Almanya’daki hayatımızı anlatan roman, 1977. 4- Ölüm Daha Güzeldi: Tahir Mihmandarlı’nın hayatını anlatan roman, 1982 (Milli Kültür Vakfı Ödülü’ne layık bulundu). 5- İslam Devlet Felsefesi: Araştırma kitabı, 1988. 6- Türk Devlet Felsefisi: Araştırma kitabı, 1989. 7- Yazılmamış Destanlar: Balkan Savaşı’nı anlatan roman, 1989. 8- Medeniyet Ülkesini Arıyor: Araştırma kitabı, 1991. 9- İki Dünya Arasında: Roman, 1992. 10- Çanakkale Mahşeri. Çanakkale Savaşı’nı anlatan roman, 1998 (Yazarlar Birliği Ödülü). 11- Türkiye’nin Meseleleri-1 (Kültür) (makalelerden oluşmaktadır, 1992). 12- Türkiye’nin Meseleleri-2 (Kültür) (makalelerden oluşmaktadır, 1992)

ÇANAKKALE MAHŞERİ
Edebiyat, Roman
ISBN 975-437-276-4
İstanbul 1999
3. hamur, 12 x 19.5 cm
Savaşla ilgili romanlar ya stratejik bir yerdeki direnişi, yahut da bir askerin yaşadıklarını anlatarak savaşın tamamı hakkında fikir verirler, daha çok da cephe gerisindeki acıları dile getirirler. Mehmed Niyazi; bir yerin veya bir kişinin değil, Çanakkale Savaşı’ nın romanını yazmıştır. Roman ilk atılan mermiyle başlıyor, bütün cephelerinde sonuna kadar devam ediyor. Yazarımıza göre tarihi roman gerçeğe sadık kalmalıdır; ancak o atmosferi okuyucuya teneffüs ettirmek için malzeme kabilinden tarihe mal olmayacak kahramanlar kullanılabilir; ama Çanakkale’ de o kadar çok kahraman var ki, buna da gerek duymamıştır.

Mehmet Niyazi ile �Çanakkale Mahşeri� Üzerine:

Çanakkale, Türk�ün onur savaşıdır

TAKDİM
Tarihçi ve yazar Mehmet Niyazi, fikir yazılarının yanında edebiyatın roman dalında da eserler veren bir isim. Onun üzerinde uzun zamandan beri çalıştığı tarihi romanı �Çanakkale Mahşeri�, yayınlanır yayınlanmaz pek alışık olmadığımız büyük bir ilgi görerek, üst üste yeni baskılar yaptı. Ne acıdır ki küçük hesaplar peşinde koşan ve objektif olamadığı için saygınlığın yitiren sol medya bu büyük ilgiyi görmezden geldi. Üç yılda iki bin satışa ulaşamayan kitapların övgüsü ile uğraşan bu bir kısım medya, 7 ayda 6 baskı yapan bir romanı görmezden gelerek onurlu bir iş yaptığını mı sanıyor acaba? Nasıl bir misyondur bu? Bu misyon kime ne fayda sağlar ki? İyisi mi siz, sıradan cümlelerden oluşan şımartılmış yazarınızın üçüncü sınıf çalışması için, şaheser bir hikaye demeye devam edin. Halk da sizin yazdıklarınıza �hikaye� diyor…

SPOTLAR
İnsanları etkilemede ve genç nesillere bir tarih şuuru aşılamada, sanat eserleri ilmi-tarihi eserlerden çok daha tesirli olmaktadır.
.
�Çanakkale savaşı Türk�ün bütün dünyaya karşı duyduğu gurur savaşıdır. Milletimiz, tarih ve din hadisesi karşısında çok hassastır. Eğer bu konular sanat-edebiyat-estetik açısından güzel anlatılırsa, hem insanımız motive olur, aydınlatılır. Hem de ortaya konulan eserler değerini bulur.�

Türkiye, milliciler ve Batıcılar diye ikiye bölünmüş. Batıcılar, milli olanları, milli olanlar da Batıcıları görmezden geliyor. Sanıyorum Batıcılar, bize göre daha tutucu, daha ideolojik davranıyor. Bence bu tavır yanlış. Kültürde tutucu ve tarafgir olmamalıyız.

OLCAY YAZICI

Tarihi romanı diğer roman türlerinden ayıran ana unsurlar nelerdir? Bu tür romanın hafife alınmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Öncelikle yazar her bakımdan hürdür. Konuyu istediği gibi kurgular, kahramanını istediği gibi tanzim eder, görevler verir. Klasik romanda romancı alabildiğine hürdür. Benim kanaatime göre tarihi romanda yazar tarihi olaylarla bağımlı ve sadık kalmak mecburiyetindedir. Ciddi bir yazar olayları olduğu gibi yansıtmayı görev bilir. Tarihi roman okuyan birinin tarihi de öğrenmesi gerekmektedir. Tarihi romanda kurgu romancının harcı olmadığı için yazmak istediği tarihi olaydan nasıl bir senaryo çıkarabilirimin güçlüğü içerisindedir. Tarihi roman, sorumluluğu çok ağır olan bir roman türüdür. Bu sebeple, hafife alınmasını doğru bulmuyorum. Tam tersi…

BU DESTAN YAZILMALIYDI
�Çanakkale Mahşeri�nin� yazılış hikayesini bir kere daha sizden dinlesek?

Çanakkale hakkında Almanya�da birçok kitap, hatırat gördüm. Ayrıca İngiltere, Yeni Zelanda gibi Çanakkale�ye iştirak eden memleketlerde, hatta etmeyenlerde de Çanakkale üzerine yazılmış pek çok roman okudum. Bu arada Çanakkale�de en büyük taraf olan, en büyük kurban veren, tarihini değiştiren bir milletin parmakla sayılacak kadar hatıratı var, Çanakkale�yi bize hatırlatan. Birkaç tane de edebi parçalar, şiirler var. Çanakkale�de vatanı, namusu, milleti uğruna şehit olan 250 bin vatan evladının, ondan daha fazla olan gazilerin hatıratı bu az kadar olmamalıydı. Bu durum beni oldukça yaralıyordu. �Çanakkale Mahşeri�ni yazmamdaki ilk sebep budur.

İkincisi, hissi olan bir diğer tarafı da, rahmetli babam Çanakkale�de bulunmuştu. Romandaki Mehmet isimli kahraman odur. Hulasa babam olması sebebiyle romanda babama daha önemli görevler vermiş olabilirim. Bunun yanında roman, 6 yıl gibi bir sürede hazırlandı. Şahsiyetlerin ikisi dışında diğerleri yaşamış kimselerdir. Sadece, Muzır Ruşen�le, Mendebur İdris. Buna sebep de şu; Namık Kemal, �Vatan Yahut Silistre�yi yazınca tabi büyük bir gürültü koparıyor. Müspet manada gürültü koparıyor. Fakat, Mizancı Murat haklı olarak diyor ki, burada hiç korkak adam yok. Aslında askerler arasında ölümden korkanlar, telaşlananlar da olur. Bu çok tabii bir duygudur. Hepsi sanki tornadan çıkmış gibi. Ben de romandaki bu doğal havayı bozmamak için, hayali iki şahsı romana dahil ettim. Aslında korkak ve pısırık insanları hiç kimse pek anlatmaz eserinde.
Burada gururla ifade edeceğim bir husus var. Türk insanı olarak, bize kirli diyebilirler, fakir diyebilirler, cahil-köylü diyebilirler. Ama hiç kimse korkak ya da alçak diyemez. Çünkü deyiliz. Bu hasletler, millet olarak en çok iftihar ettiğim hususlardır.

TARİHİ DEĞİŞTİREN SAVAŞ

Türk insanı ve bugünkü nesil için, Çanakkale harbinin önemi nedir?

Şimdi şunu özellikle belirteyim ki, Çanakkale�nin sadece Türkiye için değil, dünya için büyük bir önemi var. Churchil diyor ki, �Tophaneli Hakkı�nın yaptığını 400 yıldan beri hiç kimse yapmamıştır. Nusret mayın gemisinin bu kahraman subayı, bir gecede Çanakkale Boğazı�nı mayınlamış, yenilmez addedilen İngiliz donanmasının üçte birini kullanılmaz hale getirmiştir. Bu durum savaşın süresini iki buçuk yıl uzatmış, 8.5 milyon Avrupalı�nın ölümüne sebep olmuştur. Bu yüzden biz, Boğazı geçemedik. Rusya komünist oldu. Rusya komünist olurken 30 milyon insan öldü. Rusya daha sonra Çin�i komünist yaptı. Çin komünist olurken 50 milyon insan öldü. Ayrıca Çanakkale yenilgisi münasebeti ile bizim gücümüzden dünyada şüpheler başladı. Bangladeş, Hindistan, Pakistan gibi ülkeleri elimizden kaçırdık. Güneş batmayan imparatorluğun güneşi batmaya başladı. �

Eğer Churchil yaşasaydı, bu savaşın yeryüzünde yol açtığı sonuçlar listesine, bugünkü uzantısı olarak şu ülkeleri de eklerdi: Azerbaycan, Gürcistan, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Ukrayna, Baltık devletleri bağımsızlıklarını kazandı. Ayrıca bana göre Çanakkale Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti�nin temellerinin atıldığı yerdir. Daha çok akademik seviyede manaları olan şeylerdir.

Çanakkale savaşı, genç nesillere milli şuur ve millet olma gururu aşılamada etkili bir unsurdur. Gençlik bu şuuru tarihi metinlerden elde edebilir. Fakat roman, hikaye ve şiir gibi sanat eserleri gençliğin milli bir duyarlık kazanmasında çok daha etkilidir. Çünkü sanat eserleri okuyucuya o atmosferi teneffüs ettirir. İlmi olarak Çanakkale�yi anlatırsanız, kuru ve yavan olur. Zaten Necip Fazıl�ın güzel bir teşhisi var. 400-500 senelik Alman dağınıklığını Bismark kurmadı der, ondan önce Goethe kurdu!..Burada sanatın gücü ortaya çıkıyor.

Tıpkı, Anadolu�nun fethini ordulardan önce Yesevi erenlerinin gerçekleştirmesi gibi yani?

Evet, tıpkı onun gibi. Yani, Çanakkale hakkında belki Genelkurmay�ımız birçok eser yayınlamıştır. Fakat bunların insanlar üzerinde çok tesirli olduğu söylenemez. Buna karşılık Mehmet Akif�in Çanakkale ile ilgili şiiri her vesile ile gündeme gelir, insanlar onu zevkle okur-dinler ve o tarihi heyecanı yeniden yaşar. Özetle, insanları etkilemede ve bir tarih şuuru aşılamada tarihi-ilmi eserlerden ziyade, sanat eserleri tesirli olmaktadır. Bu asla inkar edilemez bir gerçektir.

TARİH SEVGİSİ
Türk milletinin çok hassas olduğu bazı tarihi-sosyal konular vardır. Çanakkale de bunlardan biri?

Evet. Şüphesiz. Milletimiz ecdat, tarih ve din hadisesi karşısında çok hassastır. Bu yüzden eğer bu konular sanat-edebiyat-estetik açısından güzel anlatılırsa, hem milletimiz motive olur, aydınlatılır. Hem de ortaya konulan eserler değerini bulur. Mesela ben Çanakkale�nin dışından birçok kitap yazdım. Fakat hiç biri �Çanakkale Mahşeri�nin gördüğü ilgiyi görmedi. Yani tarihe düşkünlük milletimizin hasletinde vardır.

Kitabınız, Türk okuyucusundan büyük bir ilgi görerek, kısa zamanda 5 baskı yapmasına rağmen, sol medya olayı görmezden geldi. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?

Evet, kitabım Kasım 98�de basıldı ve 6 ayda 5 baskı yaptı. Türkiye, adeta karpuz gibi birçok dilime bölünmüş. Sağ-sol deyimlerini pek benimsemiyorum fakat insanlar kamplara bölünmüş. Ben buna milli ve Batıcı olanlar diyorum. Batıcılar, milli olanları, milli olanlar da Batıcıları görmezden-duymazdan geliyor. Fakat bu arada bazılarımız da Batıcıları olduğundan çok fazla görüyor. Sanıyorum Batıcılar, bize göre daha tutucu, daha bağnaz, daha ideolojik davranıyor. Mesela Batıcı bir yazarın romanını ben STV�de de, Kanal 7�de de, Dini Yayınlar Fuarında da, Sağ gazetelerde de görüyorum. Fakat milli bir yazarın eserini sol ya da batıcı medyada görmek mümkün değil.

Bence bu tavır yanlış. Kültürde tutucu, tarafgir olmamalıyız. Biz onları görmeliyiz, onlar da bizi görmeli. Hatta bir araya gelip medeni seviyede münakaşalar yapmalıyız. Birbirimizden çok şeyler öğreneceğimize inanıyorum. Batıya yönelmiş büyük bir kitleyi, topyekün hain ilan edemem. Onlar da bizi işe yaramaz bir kitle diye görmemeli. Yerlilikte, milli ve bizden olanda direndiğimize göre bizim de haklı taraflarımız var. Diyalog kurmakta fayda vardır.

ŞİİRİN VATANI ŞARK�TIR
Edebi türlerin en özgün ve en zor olanı şiirdir, denilir. Cemil Meriç de, �ben bütün bu çığlıkları şiire ulaşmak için attım!� der. Edebiyatta şiirin, sözün sultanı olduğunu siz de kabul ediyor musunuz?

Bu konuda asla şüphem yok. Söylenenler doğrudur. Bana göre de şiir, sanatın tacıdır. Can damarıdır. En güzeli, en özgün olanıdır. Çünkü kelimelerin büyük azabını çekecek, eleyecek, atacak, yoğuracak ve az kelime ile çok şey ifade edeceksiniz. Aynı manaya gelen birçok kelime arasından o fikre, o duyguya en denk düşenini, en iyi, en güzel ifade edeni bulacaksınız. Bu da sanatkar ve şair yaratılmakla alakalı. Her sanat dikkat ve özen ister. Ama şiir çok daha fazla dikkat, özen-titizlik ve çile istemektedir.

Bizde adettir. Gençlikte herkes şairdir. Şiir yazar. Bir süre devam eder. Sonra bırakır. Asıl şair yaratılanlar ise devam eder. Ben samimi olarak itiraf edeyim ki, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Ahmet Haşim�i okuduktan sonra, kendi kendime dedim ki, Niyazi gel vazgeç şiirden, sen buna hiç heves etme. Sana göre bir şey değil. Çünkü bizim şairlerimiz, Batı şairlerinden de güçlüdür. Bunu Batılılar da söylüyor. Şark şiiri, Garp şiirinden daha derin, daha yoğun ve daha sanatkaranedir. Batılı, �Şiirin memleketi Şark�tır!� der. Üstün kafalar, açık fikirliler kabul eder bunu. Böyleyken bizde şiir yazanları takdir etmek lazım. Onlar birer kahramandır. Şairlerin diyarında,şairim diye ortaya çıkmak cesaret ister.

SIRADA YEMEN VAR
�Çanakkale Mahşeri�nin gördüğü büyük ilgiden sonra, herhalde tezgahta yeni bir tarihi roman hazırlığı vardır?

Çanakkale�nin gördüğü ilgiden değil ama roman çalışma tasarılarım zaten var. �Yazılamamış Destanlar� Balkan Savaşını anlatıyordu. Çok şükür �Çannakele Mahşeri�ni yazmak nasip oldu. Şimdi de Güneye yolculuk var. Allah nasip ederse, Türk evlatlarını yutan esrarlı çölün, gidenin dönmediği yer olan Yemen�in romanını yazmak istiyorum. Daha sonra da Milli Mücadele�yi yazacağım, nasip olursa. Şu haklıydı, bu haksızdı tarzında değil, bir sosyal vak�a olarak değişi ve değişime karşı direnişin hikayesini anlatmak niyetindeyim. Konfüçyüz diyor ki, �Herkes birbiri ile anlaşabilir. Yeter ki kafi miktarda zamanları olsun ve kullandıkları kelimeye aynı manayı versinler.”

Yani sen ve ben. İkimiz de art niyetli değilsek. İkimiz de bu toprağın çocuğu isek ve istikbali düşünüyor isek; eğitimimizi çok farklı yerlerden de almış olsak, anlaşabiliriz zannediyorum…

Aug 17

Mehmet Özhaseki ( 1957)
1957 yılında Kayseri�de doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Kayseri�de tamamladı. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektronik Mühendisliği Bölümünü kazandı.

O günkü siyasi şartlar ve öğrenci olayları sebebiyle buradaki eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ne girdi. Buradan mezun olduktan sonra, Avukatlık stajını Kayseri Adliyesi�nde yaptı.
Ortaklarıyla Beşler Tekstil�i kurarak yönetim kurulu başkanlığını yaptı. 12 bin iğlik fabrika tam kapasite ile çalışıyor.

1980 sonrasında 10 yıl kadar sosyal amaçlı vakıf ve derneklerin kuruluşunda görev aldı. Kayseri�de ilk aşevi faaliyeti, öğrencilere karşılıksız burslar vSe kış aylarında yakacak fonu gibi faaliyetlerin içinde bulundu.

Halen 100 yataklı Melikgazi Hastanesi ve 12 sağlık ocağı çalıştıran Melikgazi Sağlık Vakfı�nın başkanlığını yürütmektedir.

27 Mart 1994 mahalli seçimlerinde Melikgazi Belediye Başkanlığı�nı kazandı. 23 Haziran 1998 tarihinde Büyükşehir Belediye Meclisi�nde yapılan seçimle Şükrü Karatepe�den boşalan Büyükşehir Belediye Başkanlığı�na getirildi. 18 Nisan 1999 seçimlerinde yeniden Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine seçilen Başkan Özhaseki, evli ve 4 çocuk babası.

Başkan Özhaseki İngilizce ve Arapça biliyor.

Aug 17

Mehmet Elkatmış ( 1947)
Nevşehir Milletvekili-AKP

NEVŞEHİR - 1947, Ahmet, Şekure - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Serbest Avukat - XIX, XX nci Dönem Nevşehir Milletvekili - TBMM Başkanlık Divanı Eski Katip Üyesi - Evli, 4 Çocuk.

Aug 17

Medet Serhat - (12.11.1994)
Kars -Iğdır doğumludur. Istanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. 1959 yılında karıştığı bir Kürtçülük olayından ötürü 13 Ay tutuklu kalmış, bilehare serbest bırakılmıştır. Yargıtay’ın kararı bozması üzerine 20 gün hapse mahkum olmuştur.

1963 yılında Istanbul’da çıkarttığı “Denge” adlı dergide Kürtçülük prapagondası yaptığı gerekçesiyle tutuksuz olarak yargılanmıştır.
1965 tarihi itibariyle Kürtçü cemiyet kurma suçundan 1 yıl 4 ay hapis cezası almıştır.
1997 yılında Yugoslavya / Zagreb’te yapılan Uluslararası Avukatlar Toplantısı’ndan sonra Moskova’ya giderek Sovyet Komünist Partisi Gençlik Teşkilatı yetkilileriyleKürtlere ve DDKD’ye yapılacak yardım konusunu görüşmüştür.

1978 tarihinde Celal Talabani paralelinde yurtdışında faaliyet gösteren ittihad-i Vatani Kürdistan isimli örgütün İstanbul Temsilciliği’ne seçilmiştir.
1979 tarihinde yapılan mahalli seçimlerde Kars’tan CHP adayı olmuştur.
1980 tarihinde geçici üye sıfatıyla TKP’ye katılmıştır.
27.01.1981 tarihinde komünizim ve kürtçülük prapogandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanmış ve 29.01.1981′de serbest bırakılmıştır.
1982 tarih itibariyle Erzurum’da sürdürülen PKKdavasının avukatlığını yapmıştır.
Aynı yıl itibariyle Barış Derneği Yönetim Kurulu üyesi olması nedeniyle tutuklanmış, 1983 Kasım ayında serbest bırakılmıştır. - 1984 yılı itibarıyla,uyuşturucu madde kaçakçılığı yaran Behcet Cantürk’ün Avukatıdır.

1990 yılında Istanbul’da Kürt Ulusal Birliği’nin tesis edilmesi,bu meyanda ulusal meclis ile legal siyasi Kürt Partisi kurulması amacıyla oluşturulan “Kürt Halk ve Özgürlük Vakfı”nın kurucuları arasında yer almıştır.
1991 yılı itibarıyla “Barış Komitesi Derneği” sanık vekillerindendir.
18.19 Aralık 1993 tarihleri arasında Ankara’dan yapılan Demokrasi Partisi (DEP) Kurultayı ile ilgili olarak hazırlanan “Demokrasi Kurultay Için Çağrı” başlıklı bildiri imzalayan şahıslar arasında yer almıştır.

Ekim 1994 tarihinde Ankara DGM’de yargılanan münfesih DEP milletvekillerinin avukatları arasındadır.
12.11.1994 tarihinde Istanbul/Erenköy’deki evinin önünde şöförüyle öldürülmüştür.

HAKKINDA YAZILANLAR

Medet Serhat Ağabey
Y. SERHAT BUCAK, Özgür Politika 10 Kasım 2004

Şehadetinin üzerinden on yıl geçti. Şairin dediği gibi “Daha dün gibi inamak mümkün veya çok güç/Unutmak mümkün değil.” İsmini 1960′larda rahmetli şehit babamdan duymuştum. 49′lar tevkifatının önemli isimlerinden birisiydi. 1963 yılında İstanbul’da çıkartılan “Deng” dergisinin Genel Yayın Yönetmeni idi. Albay Talat Aydemir öncülüğünde yapılmak istenen 21 Mayıs 1993 darbesinin bastırılası üzerine sıkıyönetim ilan edildi. Her olağanüstü rejim döneminde olduğu gibi bu dönemden de Kürtler nasiplerini aldılar. İstanbul’da yayınlanan aylık dergiler kapatıldı. Aradan bir hafta geçmeden de flaş haber gazetelerde patladı. Dönemin

İçişleri Bakanı H.O.Bekata’nın yaptığı basın toplantısında “Türkiye’nin doğusunda Kürt Devleti kurmak isteyen 23 Komünist-Kürtçü’nün yakalandığı” açıklandı. Medet Serhat ağabey de tutuklananların arasında idi.

1964-65 ders yılı döneminde Hukuk Fakültesine kaydımı yaptırmıştım. İstanbul’a giderken babam başta Musa amca olmak üzere diğer “Kürtçü” ağabeylerimle tanışma olanağını bulacacağımı söylemişti. Bir gün ders dinlemek üzere Hukuk Fakültesinin 1 nolu anfisinde bulunduğum sırada Süleyman Demirkapı ve Hasan Akkuzu ile tanıştım. Sonra beni Osman Aydın ile tanıştırdılar. Ertesi gün birlikte Hukuk Fakültesinin kantinine gittiğimizde başta Medet ağabey olmak üzere “Kürtçü” ağabeylerimle tanışma olanağını buldum.

Medet Ağabey Iğdır’ın Alıcanlar köyünde dünyaya gelmiştir. Doğduğu köy Aras nehrinin kıyısında şirin bir köy idi. Bu yazıyı yazarken otuzdört yıl öncesine gittim. Iğdır benim avukatlık stajını yaptığım Kürt şehridir. Tarihi eskilere dayanır. Her karış toprağında 1928-30 Ağrı Milli Kurtuluş Hareketinin izlerini bulursunuz. Son otuz yıllık dönemde de binlerce genci dağlara sevdalandı. Önemli direniş merkezlerinden birisi idi. TC hükümetleri geçmişte olduğu gibi “tedip ve tenkil” politikalarını başarı ile sürdürebilmek amacı ile Kars’ı idari açıdan üçe ayırdı

Ardahan ve Iğdır’ı da vilayet yaptı.

Medet ağabey 49′lar duruşmaları döneminde kendisi ile çok yakından ilgilenen yaşça kendisinden büyük Seniha Serhat abla ile evlenmişti. Seniha abla da uzun yıllar Kürtlerin çeşitli mahkemelerde savunmanlığını üstlendi. Eşinin iyi bir avukat olarak yetişmesinde onun da emeği az değildir. Medet ağabeyin yanında da birçok Kürt avukat stajını yaptı. Benim sevgili kadersiz yeğenim rahmetli Mehmet Tüysüz, eski Diyarbakır Baro başkanı Fethi Gümüş, Iğdır da avukatlık yapıp şimdi Amerika’da ikamet eden DDKO davası sanıklarından Sait Pektaş ilk aklıma gelen isimlerdir.

Taksim’de Park Palas otelinin hemen yanıbaşında dördüncü kattaki dairede oturuyorlardı. Periyodik olarak Kürdistanlı Üniversite öğrencileri bu evde toplanır Kürt ve Kürdistan için neler yapmamız gerektiğini tartışırdık. O yıllarda rahmetli Kemal Badilli amcanın Kürtçe gramerinin basılması gündemdeydi.

Aradan uzun yıllar geçti. 1980 cuntası döneminde “Barış Derneği” davası nedeniyle aranır duruma düşünce yurt dışına çıktı. Yurt dışındaki sürgünlüğü pek uzun sürmedi bizimkisi gibi. İstanbul’a döndükten bir müddet sonra DDKD davası nedeniyle gözaltına alınıp rahmetli B.Cantürk ile birlikte insanlık dışı işkenceye tabi tutuldu.

Medet Serhat özel hayatındaki tavırları, duruşu, kibarlığı ve daha sayamıyacağım vasıfları kişliğinde toplayan bir Kürt aydınıydı. Birçok çevrede kendisine “Kürt Prensi” derlerdi.

Öyle kendisinde olmayan vasıfları kendisinde varmış gibi lanse eden bir Kürt prensi de değildi. En önemli özelliklerinden birisi de dedikoduyu sevmemesi, yanında hiç bir Kürt yurtseverine toz kondurtmaması idi. Hiç kimse onun bulunduğu mekanda dedikodu yapmaya cesaret edemezdi.

Kendisine suikast düzenleyen tetikcinin MİT bağlantılı meşhur itrafçı ülkücü Tevfik Ağansoy olduğunu ikinci eşi Dr.Yurdanur Serhat, Ağansoy öldürüldüğünde teşhis etmişti. Türk Basını ölümü üzerine büyük bir dezinfarmosyon harekatına girişti. Ancak Medet ağabeyin devlet bağlantılı çeteler tarfından öldürüldüğü birkaç hasut Kürt’ün dışında herkes tarafından biliniyor.

Sevgili Medet Ağabey’i ölümünün onuncu yılında sevgi, hasret ve minnetle anıyorum. Onu ve uğruna ölümü göze aldığı ideallerini sonuna kadar savunacağız.

Aug 17

Manyasizade Refik
MANYASÎZADE REFİK (1853 - 1908)

Meşrutiyet devrinin tanınmış siyaset adamlarındandır, Manyasîzade Raufî’nin oğludur. Hukuk tahsilim yaptıktan sonra hukuk müşavirliklerinde, yüksek mektep hocalıklarında bulunmuştur. Mithat Paşanın mahkemesinde avukat olarak bulunmak cesaretim gösterdiğinden işinden ayrılarak Kavala’ya gidip orada avukatlık yapmağa mecbur kalmıştı. Oradan Selanik’e geçip ittihat ve Terakki Cemiyetinde çalıştı. 1908′den sonra ilkin Zaptiye Nazırlığına tayin edildiyse de kabul etmedi. Bir müddet sonra yapılan seçimlerde İstanbul Mebusu seçilerek Mebusan Meclisine girdi, iki defa üst üste Adliye Nazırı olduktan sonra Kadıköyündeki evinde öldü.

Aug 17

Mahmut Esat Bozkurt ( 1892)
1892′de Kuşadası’nda doğdu.Türkiye’den sonra İsviçre’de de hukuk öğrenimi gördü.Bozkurt, Fribourg Üniversitesi’nden “Hukuk Doktoru” ünvanını aldı. Anadolu işgale uğradığında, hemen yurda döndü ve Milli Mücadele’ye katıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne birinci dönemde girdi. Hayatının sonuna dek İzmir’den Milletvekili seçildi.Aralıksız 7 dönem milletvekilliği yaptı.

Londra Konferansı Heyeti’nde görevlendirildi. Adalet ve İktisat Bakanlıkları yaptı. Türk bandralı Bozkurt Vapuru ile Fransız bandralı Lotus Vapuru’nun Adalar Denizi’nde çarpışması olayından sonra Türkiye-Fransa uyuşmazlığını Milletlerarası Lahey Adalet Divanı’nda Türkiye’yi temsil ederek, ihtilafı gidermede başarı kazandı. Ankara ve İstanbul Üniversiteleri’nde Türk Devrim Tarihi ve Devletler Hukuku okuttu. Türk Medeni Kanunu’nun mimarı olarak nitelendirilen bir hukukçudur.

Aug 17

Köksal Toptan
TBMM BAŞKANI

RİZE - 1943, Talat Fehmi - Saadet - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Serbest Avukat, Yedek Askeri Hakim, Zonguldak Belediye Meclis Üyesi, Türkiyem Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı - V, XVII (Ara Seçim), XVIII, XXII nci Dönem Zonguldak, XIX, XX nci Dönem Bartın Milletvekili - Devlet, Millî Eğitim, Kültür Eski Bakanı - TBMM Adalet Komisyonu Eski Başkanı - Evli, 3 Çocuk.

TMM’nin 24′üncü başkanı olan AK Parti Zonguldak Milletvekili Köksal Toptan, Devlet Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı yaptı.

1943 yılında Rize’de doğan Köksal Toptan, ilk, orta ve lise eğitimini Zonguldak’ta tamamladı.

1966 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Toptan, bir süre serbest avukatlık yaptı.

Adalet Partisi teşkilatının çeşitli kademelerinde görev alan Toptan, Belediye Meclis üyeliği de yaptı.

Köksal Toptan, 1977 yılında Adalet Partisi’nden Zonguldak Milletvekili seçildi. TBMM Adalet ve KİT Komisyonu üyeliğinde bulundu.

Toptan, 1979 yılında kurulan Süleyman Demirel hükümetinde oevlet bakanlığına atandı. Bu görev 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine kadar devam etti.

1983 yılında kurulan DYP’nin kuruluş ve teşkilatlanma çalışmalarına katılan Toptan, 1986 tarihinde yapılan ara seçimde ve 1987′de yapılan genel seçimde Zonguldak’tan milletvekili seçildi.

DYP Grup Başkanvekilliği de yapan Toptan, 1991 genel seçimlerinde DYP’den Bartın Milletvekili olarak parlamentoya girdi ve Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi.

Toptan, bakanlığı döneminde açık lise, açıköğretim gibi ilklere imza attı ve Türk Cumhuriyetleri’nden onbinlerce öğrenci getirterek, Türkiye’de eğitim görmelerini sağlattı.

1993′te yapılan DYP kongresinde genel başkanlığa aday olan ancak seçimi kaybeden Toptan, bunun üzerine Milli Eğitim Bakanlığı görevinden ayrıldı.

1995 yılında bir süre Kültür Bakanlığı yapan Toptan, aynı yıl yapılan seçimlerde yeniden Bartın milletvekili seçildi. Toptan, 1999′da yapılan milletvekili seçiminde Bartın’dan aday oldu ancak bu kez seçimi kaybetti.

Köksal Toptan, 2002 ve 2007′de yapılan seçimlerde AK Parti’den Zonguldak milletvekili adayı oldu ve seçimleri kazanarak parlamentoya girdi.

Özel hayatı…

Toptan, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi’nde eğitimini gördüğü sırada lisenin Kültür-Edebiyat kolunda görev aldı ve bu dönemde yerel basına yazı ve şiirler yazdı.

Aynı dönemlerde Zonguldak’taki ‘Maden Mektebi’nin kapatılmaması için düzenlenen eylemlere katılan Toptan, konuyla ilgili kompozisyon yarışmalarında dereceye girdi.

Maden Mektebi’nin kapatılmaması için mücadele veren Toptan, Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Zonguldak’a üniversite kurulmasını sağladı.

Hayal ettiği avukatlık mesleğine ilk adımı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanarak gerçekleştiren Toptan, üniversitede okurken öğrenci dernekleri ile Türk Talebe Birliği hareketleri içinde yer aldı.

Avukatlık stajına İstanbul’da başlayan Toptan, babasının rahatsızlığı nedeniyle stajına Zonguldak’ta devam etti.

Askerliğini Sarıkamış’ta yedek askeri hakim olarak yapan Toptan, ilk olarak 1977 yılında milletvekili seçilerek Meclis’e adımını attı.

Köksal Toptan, 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra hakkında çeşitli davalar açılan Süleyman Demirel’in avukatlığını üstlendi ve bütün davalar beraatla sonuçlandı.

Toptan, parti kurucusu olma yasağı getirildiği için 1983 yılında kurulan DYP’nin kuruluş ve teşkilatlanma çalışmalarına gayri resmi olarak katıldı.Köksal Toptan, evli ve 3 çocuk babası.

Aug 17

1930′da İstanbul’da dünyaya geldi. 1947′de Vefa Lisesi’nden ve 1951′de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. !953′te tamamladığı askelik görevinden sonra 40 yılı aşkın bir süre serbest avukatlık yaptı. Avukatlık mesleği yanında Türkiye Yeşilay Cemiyet’nde Genel Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul Fetih Cemiyeti’nde Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kubbealtı Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucu Mütevelli Heyeti Üyeliği gibi görevlerde bulundu.Evli ve üç çocuk babasıdır.

ESERLERİ
1961′den bu yana çeşitli gazete ve mecmualarda sosyal, hukukî, siyasî ve dinî konularda çok sayıda yazısı yayınlandı. “Şeriat-Hilafet-Cumhuriyet-Laiklik” adlı kitabı 1997′de Boğaziçi Yayınları tarafından neşredildi.