Ağu 17

Semih Balcıoğlu
Semih Balcıoğlu 1928 İstanbul doğumlu. Işık Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümü’nü (1952) bitirdi. İlk karikatürü, mizah dergisi Akbaba’nın “Genç Fırçalar” sayfasında çıktı (1943). Taş ve İlhan Selçuk’la birlikte Taş-Karikatür dergilerini yayımladı; Çarşaf ve Çivi dergilerini yönetti. Akşam, Vatan, Hürriyet, Dünya, Tercüman, Politika, Yeni Yüzyıl gazeteleri ile Akbaba, Taş, Karikatür, Taş-Karikatür, Özgür İnsan, Yankı, Çarşaf, Çivi gibi dergilerde çizdi. 1969′da iki arkadaşıyla birlikte Karikatürcüler Derneği’ni kurdu ve üç kez bu derneğin başkanlığını yürüttü (1970-72, 1975-76, 1978-79); 1996′da derneğin onursal başkanı oldu. 1973-79 yıllarında Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın genel başkanlığını yürüttü.

Türkiye’de üç boyutlu karikatürü gerçekleştiren ilk sanatçıdır. Bugüne kadar yedisi yurtdışında olmak üzere (Skopje 1972, Paris 1975, New Castle 1978, Frankfurt 1981, Melbourne, Sidney, Canberra 1994) toplam 67 kişisel sergi açtı. Yapıtları Tolentino, Gabrovo, Basel ve Varşova’daki karikatür müzelerinde yer almış, Almanya’da Wilhelm-Busch Karikatür Müzesi’nde sergilenmiştir.

Meslek yaşamında yurtiçi ve yurtdışında 41 ödül kazandı. Gümüş Güvercin (Skopje), Altın Madalya (Pescara), Altın Palmiye, Gümüş Hurma (Bordighera), Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Abdi İpekçi Barış ve Kardeşlik Ödülü, Tüyap Şükran Ödülü, Karikatür Vakfı Onur Ödülü bunlardan birkaçıdır. Gabrovo Mizah Evi’nin yaptığı oylama sonucu dünyanın 106 çizerinden biri olarak kabul edilen Balcıoğlu’nun Güle Güle İstanbul adlı kitabı, İtalya’nın Pescara kentinde yapılan uluslararası karikatür kitapları yarışmasında birinci oldu.

1952′den itibaren yayımladığı karikatür kitaplarının sayısı 19′dur. Başlıca kitapları şunlardır: Yazısız Çizgiler (1972), 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü (1973; Ferit Öngören’le), I. MC (1978), Güle Güle İstanbul (1979), Cumhuriyet Dönemi Türk Karikatürü (1983), Gözüm Görmesin (1985), Karikaturgut (1990), Galeri Çiller (1993), Hacı-Bacı (1996).

Evli olan Semih Balcıoğlu’nun bir kız çocuğu vardır.

Balcıoğlu, 1999 yılında �Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü�nü aldı. 15 Ocak 2002 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesince �Onursal Doktor� unvanı verilen Balcıoğlu, Basın Şeref Kartı sahibiydi. 27 Ekim 2006 Cuma günü vefat etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Karikatürist Semih Balcıoğlu�nu kaybettik
www.ntv.com.tr 27 Ekim 2006

Gazetecilik mesleğinin ustalarından Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Onur Kurulu Başkanı ve Sabah gazetesi çizeri Semih Balcıoğlu yaşamını kaybetti.

Ağu 17

Samim Utkun
HAKKINDA YAZILANLAR

Samim Utkun, gözyaşları arasında toprağa verildi
Türkiye 16 Temmuz 2001

İSTANBUL - Tedavi gördüğü hastanede önceki gün hayatını kaybeden Samim Utkun�un cenazesi dün toprağa verildi. Kronik damar tıkanıklığı nedeniyle yaklaşık 4 yıldır tedavi gören senarist ve ressam Samim Utkun�un cenazesi dün Söğütlüçeşme Camii�ne getirildi. Utkun�un naaşı, burada öğle namazını mütakiben kılınan cenaze namazının ardından sevenlerinin gözyaşları arasında Kocatepe Mezarlığı�na defnedildi. Cenazeye, Samim Utkun�un eşi Hacer Utkun ve kızı Candan Utkun�un yanı sıra gazetemiz Genel Yayın Müdürü Doç. Dr. Resul İzmirli ve vatandaşlar katıldı.

Ağu 17

Necdet Konak ( 23.12.1957)- (19.07.2004)
HAKKINDA YAZILANLAR

Karikatüristimiz Necdet Konak, Hakk�ın rahmetine kavuştu…

Uzun süredir İbn-i Sina Hastanesi�nde kanser tedavisi gören karikatürist Necdet Konak 19 Temmuz 2004 günü sabah saatlerinde Hakk�ın rahmetine kavuştu.

Yaklaşık bir yıl önce yakalandığı ağır hastalık nedeni ile çizimlerine ara veren Konak, bu süre içerisinde hastalığını atlatabilmek için yoğun bir tedavi gördü. İbn-i Sina Hastanesi�nde süren tedavi boyunca kanser hastalığını yenmeye çalışan Konak, bu süre içerisinde tedaviye olumlu cevap vermişti. Ancak aniden rahatsızlanan Konak, sabah saatlerinde gözlerini dünyaya kapattı. Konak�ın vefatı üzerine bir yıllık rahatsızlığı süresince hastanede kalarak eşine sürekli destek olan Birtanem Konak ve çocukları Burak ile Berk zor anlar yaşadı.

23 Aralık 1957�de Amasya�nın Taşova ilçesinde doğan Konak, küçük yaşlarda karikatür çizmeye başlamıştı. İlk ve ortaöğreniminin ardından Ankara Ticaret ve Turizm Yüksekokulu�ndan mezun olan Konak, sırasıyla Başbakanlık Özel
Kalem Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu�nda görev almıştı. Son 6 aydır da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlık Müşaviri olarak görev yapıyordu.

Konak, son 10 yıl Bosna Hersek ile ilgili yaptığı faaliyetlerle de dikkat çekti. Yardım çalışmaları, kültürel etkinlikler, karikatür çalışmalarıyla Bosnalı Müslümanların haklı davalarına uluslararası düzeyde destek verdi. Bosna konusunda gerçekleştirilen konferans, panel ve seminerlerde hem katılımcı hem de organizatör olarak yer aldı.

Bosna Hersek�in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç�in hayatını anlatan ve yayınlandığında tüm dünyanın dikkatlerini çeken Aliya belgeselinin metin yazarlığını yaptı. Aliya İzzetbegoviç ve Cahar Dudayev çizgi romanlarını çizdi.

Kasım 2003�te Aliya İzzetbegoviç�in cenazesine katıldıktan bir hafta sonra rahatsızlanarak hastaneye kaldırılarak tedaviye başlandı.

Konak, meslek hayatı boyunca pek çok kurum ve kuruluştan da çeşitli ödüller aldı.

1990 yılında Türkiye Yazarlar Birliği yılın karikatüristi ödülü.
Milliyet Gazetesi Yılın karikatürü ödülü
17 Haziran 1989�da Polatlı Onur belgesi.
Bazı dergilerin kuruluşunu gerçekleştiren Konak, pek çok dergi ve gazete de karikatür çizdi. Dinazor, Anadolu Gençlik Dergisi, Yörünge, Genç İstikbal, Mavikuş ve Filit bu yayınlardan bazıları.

Zaman Gazetesi�nin kuruluş yıllarında karikatürleri yayınlanan Necdet Konak, uzun zamandan beri de Milli Gazete�nin birinci sayfasında ülke ve dünya gündemini kendi penceresinden değerlendiren karikatürleri çiziyordu.

Ağu 17

HAKKINDA YAZILANLAR
Karakutudur, Ne kadar anlatırsa o kadarını tanırsınız
KANAT ATKAYA
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O’nu tanımak için yanında 10 dakika oturmanız yeterli. Emin olun, ondan sonraki 10 dakikada da aynı olacaktır, sonrakinde de, sonrakinde de… Hayatı minimum düzeyde kelime kullanarak idare edebilmek gibi bir yeteneği var adamın.

LATİF Demirci’yi tanımış olan herkes bilir ki; Latif pek konuşmaz. Hayatı minimum düzeyde kelime kullanarak idare edebilmek gibi inanılmaz bir yeteneği var adamın.

Mesela bir yerde oturmuş biralanıyoruz. Ben konulardan konu beğeniyorum ve yarım saat kadar doğaçlama şeklinde anlatıyorum. Latif o kendine özgü gülümsemesiyle dinliyor, dinliyor, dinliyor ve sonunda ��Öyle mi?�� diyor.

Yaz sonu filan. Şifo Mehmet’in jübile maçı var. Beşiktaş, Milan’la oynayacak. Ben Galatasaraylıyım, Latif Beşiktaşlı. Bu, jübileden iki ay kadar önce ��Şifo’nun jübilesine gidelim�� dedi. Ben de olur dedim. Latif inanılmaz bir şey yaparak ikinci cümleyi de kurdu: ��Biletleri ben ayarlarım.��

Maç gününe kadar Latif’ten ses yok. Maç günü aradı ve ��Benim evde buluşalım�� dedi. Bana yakın oturuyor. Kalktım gittim. Latif’in bir arkadaşı ve bir de ortak arkadaşımız Riko da gelecek maça.

Televizyonlar bangır bangır ��Maçın biletleri bitti�� anonsu yaparken ve maçın başlamasına iki saat kadar kalmışken Latif büyük bir soğukkanlılıkla, ��Bilet buluruz nasıl olsa�� dedi.

Haliyle inanamadık. ��Usta sen hakikaten bilet almadın mı?�� dedik. ��Rahat gireriz�� cevabını verdi. Çıldırmamak işten değil.

Haydaaa, kalktık İnönü’ye gittik. Maçın başlamasına yarım saat kadar kalmış. Biletix gişesinin önünde, ciğerci kedisi gibi dolanıp duruyoruz. Bu esnada yanımıza bir gözü Şam’a, bir gözü Fizan’a bakan bir bıçkın geldi.

Kapalı tribün modeli giyinmiş bu arkadaş (Yaz sıcağında deri mont, kot pantolon, atkı burnun üstünden dolanmış vs), her haliyle karaborsacıyım diye bağırıyor. Ve belli ki haplanmış. Çünkü insanın iki gözünün ayrı taraflara bakması pek mümkün değil.

*

Her neyse, karaborsacı arkadaş, ��Sen sakallı, gel iki dakika�� dedi. Ekipte sakalsız olan tek kişi, Latif’in arkadaşı olan hanımefendi. Bıçkının odaklanma problemi de olduğundan nereye baktığı da anlaşılmıyor. Üçümüz birden ��Ben mi�� dedik.

Bıçkın, ��Hayır sen�� dedi ama nereye baktığı yine anlaşılamıyor. Biz yine ��Ben mi?�� diye atıldık. Meğer bizim Riko nereden bulduysa bu bıçkınla daha önce kapışmış. Böyle bir bela paratoneri durumu vardır zaten. Onu çağırıyormuş. Baktık durum sakat, ortam gergin. Bıçkının elemanları da etrafta toplandı.

Ortamı yumuşatacak laf Latif’ten çıktı. Malum, maçın geliri Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na aktarılacaktı. Latif ortamın keman teli gibi gerildiği anda bıçkına dönüp son derece kendinden emin bir tavırla ��Biz aslında eğitim gönüllüsüyüz�� dedi. Bıçkın da ��Tabii canım, tabii�� dedi ve biz koptuk. Hayatımda bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Herif de bizimle gülmeye başladı. Sonra turşu gibi 4 milyon liralık bileti 40 milyon liraya alıp maça girdik.

Latif’in ��Biz aslında eğitim gönüllüsüyüz�� esprisi, (bana düşmez ama) espri anlayışını özetliyor. Ortamı bu kadar iyi tahlil eden ve sayfalarca yazıyla anlatılamayacak bir konuyu tek karede özetleyebilen Latif, en umulmadık yerden çakıyor hep.

Çizgisinin muhteşemliğinden, tip yaratmaktaki ustalığından (Muhlis Bey’den Press Bey’e kadar sayın işte) bahsetmenin lüzumu yok. Latif’in Türk karikatüründeki etkisi, ünikliği vesaire de biliniyor.

Fakat Latif’i insan olarak tanımak için (dikkat edin çözmek için demiyorum) yanında 10 dakika kadar oturmanız yeterli olacaktır. Emin olun, ondan sonraki 10 dakikada da aynı olacaktır, sonrakinde de, sonrakinde de, sonrakinde de…

Ortak bir arkadaşımız Latif için ��Kara kutu�� benzetmesi yapmıştı. Doğru. Latif’i izin verdiği kadarıyla tanıyabilirsiniz. Onu tanıdığım için kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum.

Ağu 17

Bülent Düzgit
HAKKINDA YAZILANLAR
Hem terbiyeli, hem masum hem de karikatürcü!
OĞUZ ARAL
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Sedat Nuri, Cemal Nadir, Sururi gibi eski ustaların günümüzdeki izdüşümü. Hem yeni bir çizgi diline, hem de eski bir İstanbul çelebisinin birikimine sahip olmak zordur. Bülent’in karikatür sanatındaki başarısı işte burada!

Haberi Yalçın Pekşen’in yazısından öğrendim; Allah’ım, Bülent Düzgit açık kalp ameliyatı olmuş. Açık kalp ameliyatı ne demek? İnsanın göğsünü kesip-yarıp kalbini ellerine alıyorlar. Sonra da (ellerine sağlık) yontup-biçip yerine takıyorlar.

Halkı haberlendirme iddiasında olan biz gazeteciler, artık aynı gazetede çalışan arkadaşlarımızın hastalık haberlerini bile yine gazetelerden öğrenmeye başladık.

Eskiden birimiz nezle olsa, nezlesi gazetenin yarısına geçerdi. Çünkü burun buruna çalışırdık. Ama şimdi Bülent, bu yeni moda lüks otel azmanı Medya Towers dedikleri Hürriyet Gazetesi’nin üçüncü katında çalışıyor, bense beşinci katında… Yani birimiz Madagaskar’da oturuyor, diğerimiz Sicilya’da.

Karikatür denen bu yeni dünya sanatında karikatürcü dediğin adam biraz mel’un olmalı. Isırdı mı koparmasa bile, can yakmalı diye bilinir. Hatta punduna getirirse belden aşağı vurmalı ve yan hakeme çaktırmamalı…

Ama Bülent Düzgit, sımsıcak çizgisi ve keyifli espri dünyasıyla ��Latifenin latif olduğu�� bir dünyanın belki de son örneği. Usta deseninden gelen rahat ve sevimli çizgisiyle en sivri eleştiriyi yaparken bile insana olan sevgisini kaybetmeyen son bir örnek! Eleştirdiği kişiyi bile seviyor sanki…

Yani Sedat Nuri, Cemal Nadir, Sururi gibi eski ustalarımızın günümüzdeki izdüşümü. Hem yeni bir çizgi diline, hem de eski bir İstanbul çelebisinin birikimine sahip olmak ah ne zordur bir bilseniz. Bülent’in karikatür sanatındaki başarısı işte burada!

*

Bülent Düzgit’in Türk karikatüründeki değeri yeterince vurgulanmadı. İlk nedeni, Bülent’in sessiz sedasız, alçakgönüllü, reklamsız, propagandasız, mahçup kişiliğidir. Ortalıkta asla görünmez.

İkincisi de Hürriyet’te çiziyor olmasıdır. Hürriyet, her konuda yenilikçi ve atılımcıdır. Ama karikatür konusunda tutucudur. Bir kedi fotoğrafına çeyrek sayfa ya da koca harflerle dizilmiş bir başlığa yarım sayfa yer ayırabilir. Ama bir karikatürün ölçüsü bir ya da iki kibrit kutusu boyutlarını geçemez. İşte Bülent gibi bir usta yıllardır o boyutlar içinde hapistir.

*

Yukarıdaki satırları tam beş yıl önce yazmışım. Üstelik Hürriyet’te de yayımlanmış. Yazdıklarıma bugün yeniden bir göz attım. Gazetede Bülent için değişen hiçbir şey yok. Ama Bülent’te de değişen hiçbir şey yok. O muhteşem deseniyle niçin yarım sayfa panorama karikatürler çizmediğini, güzelim esprilerini halktan niye sakladığını, bunun için gazete içinde savaşım vermesi gerektiğini her zamanki saldırgan gevezeliğimle hababam anlatıp duruyorum. O, duru mavi gözlerini önündeki kaleme dikiyor ve mahcubiyetten yanakları daha da pembeleşiyor. Lafa başladığımdan yarım saat sonra nihayet ağzından bir cümle çıkıyor. ��Haklısınız ama, ben böylesini de seviyorum ağabey.��

Düşünebiliyor musunuz, en az yirmi yıllık dostluğumuz var ve bana hálá ��Siz�� diyor.

*

Bülent’in uykusunun en tatlı yerinde açık bıraktığı yatak odasının penceresinden tam tekerlek ve pırıl pırıl bir mehtap yükseldi. Mavi-beyaz ışıltısı, Bülent’in çocuksu ve masum ifadeli yüzüne vurdu. Sonra da Bülent’in köpek dişleri uzadı. Yüzünde ve vücudunda kara kıllar çıkmaya başladı. Mavi gözleri sarıya dönüştü ve aya doğru bir kurt uluması koparıp açık duran pencereden sokağa atladı.

Siz bir insanın hem iyi kalpli, hem terbiyeli, hem masum ve hem de KARİKATÜRCÜ olabileceğine inanıyor musunuz yoksa?

Ağu 17

Şahap Ayhan
Gerçek adı Ali Şahabettin Ayhan olan sanatçı, yazıp çizdiği çizgiromanlarında kullandığı imzasıyla “Şahap Ayhan” olarak tanındı.

1926 yılında İstanbul Üsküdar’da doğdu. İlkokulu Üsküdar Ravza-i Terakki Mektebi�nde okudu. Öğrenimini Üsküdar Paşakapısı Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesi’nde devam ettirdi. Yüksek öğrenimini İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde 2 yıl Tarih bölümü, Felsefe, Coğrafya, Sanat Tarihi bölümlerinde birer yıllık öğrenciliğin ardından tamamladı.

İlk çizgiromanı Mahmut Şevket Beşinci�nin yazdığı “Pire Nuri Cumhuriyet Bayramında”, 1944′de Mehmet Faruk Gürtunca�nın yayınladığı Afacan Çocuk Sesi dergisinde yayınlandı. Ardından aynı dergiye “Pire Nuri Karaborsacılar Peşinde” ve “Pire Nuri’nin Yaramazlıkları” adlı çizgiroman serilerini çizdi. 1946 yılında “Yarın” gazetesinde ressam olarak çalışmaya başladı .

1947 yılında Çocuk Sesi dergisine “Kralın Hilesi”, Çocuk Haftası dergisine Ayhan Erer’le birlikte “Atilla Geliyor”, ardından “Atilla’nın Ölümü”, “Arslan Yüreği” gibi eserler hazırladı.

Bir Şahap Ayhan karesiKırklı yılların sonunda üniversiteyi bitirip yedek subay olarak askere giden Şahap Ayhan, 1950 yılında askerlik görevini tamamlayıp Babıali’ye çizer olarak döndü. Memleket, 101 Roman, Vatan, Yeni Sabah, Ceylan, Hür Anadolu, Sabah, Tercüman, Son Havadis, Tercüman Çocuk, Türkiye, Türkiye Çocuk, Çocuk Haftası gibi dergi ve gazetelere çizgiromanlar, yazı resimlemeleri, tarihi tablolar hazırladı.

1950 yılında Mustafa Kızıltan’ın “101 Roman” adlı haflalık çocuk dergisine “ZIU’nun Maceralari”, ve “Kara Kamçının Serüvenleri” adlı ilk Türk bilimkurgu çizgiromanlarını yazıp çizdi.

1953 yılında ilk tek kahramanlı Türk çizgiroman dergisi Köroğlu’nu Galip Bülkat�la birlikte çizdi, Köroğlu’nun yayını 40 sayı sürdü.

1952 yılından başlayarak Yeni Sabah Gazetesi’nin çizgiroman ilavesine “Resimle İstiklal Savaşı”, “Baltacı ve Katerina”, “Safiye Sultan”, “Kleopatra”, “Çiçi”, gibi çok sayıda çalışmalar yaptı.

1955 yılında Ceylan dergisinde “Karabulut Kargalar Ülkesi”, “Karabulut Gökleri Yenen Adam” gibi çizgiromanları derginin arka sayfasında renkli olarak basıldı.

Çok üretken bir çizerimiz olan Şahap Ayhan, Kazanova, Don Juan, Denizaltı Korsanları, Arzın Merkezine Seyahat, Dede Korkut, Alpaslan, Şeyh Şamil, Rasputin, Kara Orkun, Kara Pelerin, Akbulut, Tengiz, Hacı Bektaş-ı Veli, Gazavatlı Hayreddin Paşa gibi çeşitli konularda çizgiromanlar yaptı. Bilimkurgu tarzı çizgiromanlar hazırlamasında, ünlü çizer Alex Raymond’un Türkiye’de “Baytekin” adıyla yayınlanan Flash Gordon�un okunup sevilmesinde büyük rolü oldu. Çizgiromanlarda ışık ve gölgeyi en iyi kullanan çizerimizdir.

Kaynak: Bu yazı Hakan Alpin’in Genel Yönetmenliğinde yayınlanan Darkwood Sakinleri Çizgiroman Kültürü Dergisinin Ağustos 1996 tarihli 5. sayısındaki Yener Çakmak’ın makalesinden alınmıştır.

Ağu 17

Sedat Simavi ( 1898)- (11.11.1953)
Türkiye�de yüksek tirajlı gazeteciliğin temellerini atan gazeteci, yazar ve karikatürist.

1898�de İstanbul�da doğan Simavi 1912�de Galatasaray Lisesi�ni bitirdi. 1916�da haftalık olarak yayımlamaya başladığı Hande dergisiyle basın hayatına başladı. 1917�de Pencere ve Casus isimli ilk konulu Türk filmlerini yönetti. 1920�de Dersaadet adıyla günlük bir gazete çıkardı; Kurtuluş Savaşı yıllarında yayınladığı Güleryüz isimli mizah dergisiyle Kuva-yı Milliyecileri destekledi. 1921-1930 yılları arasında Hanım, Hacıyatmaz, Yıldız, Meraklı Gazeteci, Yeni Kitap, Arkadaş gibi çok sayıda dergi yayımladı. 1933�te çıkardığı haftalık Yedigün ve 1935�te devraldığı Karagöz isimli dergilerin yayımını uzun yıllar sürdürdü. 1946�da Gazeteciler Cemiyeti�nin kurucuları arasında yer aldı ve 1949�a kadar başkanlığını yürüttü.

1 Mayıs 1948�de Hürriyet gazetesini kurdu ve baş yazarlığını yaptığı bu gazeteyi Türkiye�nin en çok okunan gazetesi durumuna getirdi. Mizah alanında da eserler veren Simavi�nin Yeni Zenginler (1918) ve Kadınlar Saltanatı (1920) isimli karikatür albümleri vardır.

Sedat Semavi 11 Aralık 1953�te İstanbul�da öldü.

Ağu 17

Oğuz Aral

Ölürken bile güldürdü

Büyük mizah ustası Oğuz Aral, fenalaşınca, kendisini sedyeyle taşıyan doktor ve sağlık görevlileriyle “Çocuklar, ihale size kaldı galiba” diyerek şakalaştı…

YAŞAR ANTER Bodrum DHA

Kalbine yenilen Türk mizahının büyük ustası Oğuz Aral (68), yaşamının son saatlerinde bile espri yapmayı bırakmadı, doktoruyla, sağlık görevlileriyle şakalaştı.
Hürriyet gazetesinde 9 yıldır karikatür çizen ve yazı yazan Aral, bir haftalık tatil için gittiği Torba Kervansaray Otel’de 25 Temmuz’da saat 17.30 sıralarında fenalaştı ve kafeterya görevlilerinden yardım istedi. Otelin doktorunun müdahale ettiği Aral’ın tansiyonu düştü. Zaman zaman bilincini yitiren Aral, kendine gelmesi için “Nerelisiniz, iyi misiniz?” diye soran doktora, “İstanbulluyum ama içinden” yanıtı verdi. Bu sırada Özel Bodrum Hastanesi’nin ambulansı da otele geldi.

‘Şapkam sende kalsın’
Başına toplananlara “Rahatsız olmayın, tatilinizi yapın” diyen Aral, kendisini sedyeyle taşıyan doktor ve sağlık görevlilerine de “Çocuklar kusura bakmayın, ihale size kaldı galiba. Aman ne olur çevreye hissettirmeyin. Doktorum, şapkam da sende hatıra olarak kalabilir” dedi.
Çevresine sürekli “Rahatsız ettiğim için özür dilerim” diyen Aral, Özel Bodrum Hastanesi’nde yoğun bakıma alındı. Kardiyolog Dr. Zeki Yurtseven’in müdahale ettiği Aral, önceki akşam 20.35 sıralarında yaşamını yitirdi. Karaciğer, böbrek ve tansiyon şikâyeti bulunan Aral’ın, “çoklu organ yetmezliği” nedeniyle öldüğü tespit edildi.
Otel doktoru Serkan Kocakuşak, “İlk müdahalede durumu çok ağırdı. Buna rağmen sorularımıza esprilerle yanıt veriyordu” diye konuştu.

Aral’ı yarın uğurlayacağız

Utanmaz Adam ile Avanak Avni tiplerinin yaratıcısı ve Gırgır’ın kurucusu Oğuz Aral’ın cenazesi, teyzesinin oğlu Teoman Ermete tarafından Özel Bodrum Hastanesi’nden alındı. Cenaze, ambulansla THY’nin 16.25 uçağıyla İstanbul’a götürüldü. Ermete, “Acımız sonsuz. Oğuz Aral’ın cenazesini İstanbul’da perşembe günü (yarın) toprağa vereceğiz” dedi.

Türk halkına mizahı sevdirdi

GÜLAY FIRAT İstanbul
Bodrum’da önceki gün 68 yaşında yaşama veda eden Türk karikatürünün duayeni Oğuz Aral’ı yetiştirdiği öğrencileri anlattı:
Latif Demirci: Yanında işe başladığımda yaşım 15′ti. 15 yıl birlikte çalıştık. Bugünün başarılı birçok karikatüristi onun elinden geçti. Gırgır’ı çıkarttı, Türk halkına mizahı sevdirdi. Duygularını belli etmez ama yetiştirdiği kişilerin başarısından hayli keyif alırdı.
Hasan Kaçan: Aral benim babamdı. Çünkü ortaokulda rahmetli babam beni ona emanet etti. Bize hem babalık hem ustalık yaptı. En büyük özelliği, babalığı ve ustalığıdır. Türkiye gündemindeki birçok insanı o yetiştirdi. Kendisi de tiyatrocu ve pandomimciydi. Türkiye’nin en iyi saz çalan insanlarından biriydi. Orta halli insanların çocuklarıydık, bizleri yetiştirip sanat dünyasına kazandırdı.

Hep yaşayacak
Ergun Gündüz: Gençlik yllarım ailemden çok Aral ile geçti. Babamız oldu. Çok iyi bir eğitmendi. Birçok başarılı öğrencisi oldu. Onun yetiştirdiği insanlar hâlâ üretmeye devam ettiği için sonsuza dek yaşayacak.

HAKKINDA YAZILANLAR

Huysuz olmasa tatsız tuzsuz olurdu
TUFAN TÜRENÇ
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O, pırıl pırıl, kırılgan, sevecen yürekli biridir. İnsan sevgisiyle dopdoludur ama insanlardan kaçar. Yalnızlığın derinliklerinde mizah yaratıcılığını doruklara çıkaran biridir o.

Uzun bir boy, boğazına düşkünlüğünün tersine inceye yakın bir yapı, saçsız geniş bir alnın hemen altında kalın çerçeveli ve kalın camlı bir gözlüğün gerisine saklanmış gibi uzun ama hafif gerdanlı bir yüz…

O yüzü anlamlaştıran, çevresini radar gibi sürekli süzerek tarayan ve yakaladığı inanılmaz ayrıntıları saptayarak belleğine bir fotoğraf gibi işleyen bir çift göz.

Biraz alaycı ince dudaklar, hemen onları örten gelişigüzel bırakılmış savruk, alabildiğine özgür bıyıklar.

İnsanı tedirgin edecek kadar haşin, affetmesiz havası veren bir eda ve ona tam uyum sağlayan bir ses tonu.

Dış görünüme bakarsanız kolayca yanaşıp ahbap olabileceğiniz bir tip değildir Oğuz Aral.

Ama ya onun gerisindeki kişi? O usta… Kimdir o?

O, pırıl pırıl, kırılgan, sevecen yürekli biridir. İnsan sevgisiyle dopdoludur ama insanlardan kaçar. Yalnızlığın derinliklerinde mizah yaratıcılığını doruklara çıkaran biridir o.

O anlaşılması güç bir sanatçıdır. O Oğuz Aral’dır. Onu benim diyen babayiğit bulup çıkaramaz daldığı derinliklerden. Ona sokulamaz, onunla bütünleşemez. Onun büyüsü bir başkadır. Onu kimse kolay kolay çözemez.

Çözmeyi başaran da onun dünyasındaki mutluluğu tattığı zaman gerçek yaşamın sırlarını öğrenir.

Oğuz Aral bizim yokuşun su katılmamış emekçilerinden biridir. Yıllar boyunca bıkmadan uzanmadan çizerek ekmeğini kazanmıştır.

Bir sürü genç karikatürcüyü yetiştirmiş, dünyanın en büyük mizah dergilerinden biri haline getirdiği Gırgır’ı kurmuş ve yaşatmıştır.

Oğuz usta salt bir çizer değildir. O kalemini hem çizgide, hem de yazımda aynı ustalıkla kullanabilen olağanüstü yeteneklerden biridir.

O sokağı çizer, sokağı konuşturur, oranın yaşamını, orada yaşayan insanların esprilerini, duygularını, coşkularını, üzüntülerini dile getiren güldürü felsefesini yaratır.

Hem güldürür, hem düşündürür, hem de halkın eğilimini yansıtır. Oğuz Aral gerçek tanımıyla bir halk filozufudur.

Mizah zor iştir. Hele hem çizmek, hem yazmak… Daha büyük bir birikim, güçlü bir gözlem ve sınırsız bir yaratıcılık gerektirir.

Her sanatçı gibi Oğuz Aral da alıngandır. Kendisiyle ilgilenilmesini ister. Bu yapılmazsa kırılır, hatta küser.

Bunlar birer zaaf değil, iyi bir sanatçıda olması gereken önemli ayrıcalıklardır. Vurdumduymaz bir kişilik hiçbir zaman sanatçı olamaz.

Çünkü o yapıda bir insan duygu adamı değildir. Oysa sanatçılık baştan sona duygu yumağı olmayı gerektirir.

Yazılarına başlık olarak koyduğu ��Huysuz İhtiyar�� başlığını kendi koymuştur. Doğrudur.

Ama Oğuz Aral’ın huysuzluğu tatlıdır ve ona yakışır. Huysuzluk yapmayan bir Oğuz Aral sanırım tatsız tuzsuz bir insan olurdu.

X
Gırgır mizah dergisinin kurucusu ve yönetmeniydi. Sonra Avni dergisini çıkardı.Yazar İnci Aral ve karikatürist Tekin Aral’ın ağabeyidir.Gırgır dergisinin abone paralarını zimmetine geçirdiği iddiasıyla yargılandı.

Ağu 17

Necdet Konak ( 23.12.1957)- (19.07.2004)
23 Aralık 1957�de Amasya�nın Taşova ilçesinde doğan Konak, küçük yaşlarda
karikatür çizmeye başlamıştı. İlk ve ortaöğreniminin ardından Ankara Ticaret
ve Turizm Yüksekokulu�ndan mezun olan Konak, sırasıyla Başbakanlık Özel
Kalem Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu�nda
görev almıştı. Son 6 aydır da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlık
Müşaviri olarak görev yapıyordu.

Konak, son 10 yıl Bosna Hersek ile ilgili yaptığı faaliyetlerle de dikkat çekti. Yardım çalışmaları, kültürel etkinlikler, karikatür çalışmalarıyla Bosnalı Müslümanların haklı davalarına uluslararası düzeyde destek verdi. Bosna konusunda gerçekleştirilen konferans, panel ve seminerlerde hem katılımcı hem de organizatör olarak yer aldı.

Bosna Hersek�in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç�in hayatını anlatan ve yayınlandığında tüm dünyanın dikkatlerini çeken Aliya belgeselinin metin yazarlığını yaptı. Aliya İzzetbegoviç ve Cahar Dudayev çizgi romanlarını çizdi.

Kasım 2003�te Aliya İzzetbegoviç�in cenazesine katıldıktan bir hafta sonra
rahatsızlanarak hastaneye kaldırılarak tedaviye başlandı.

Konak, meslek hayatı boyunca pek çok kurum ve kuruluştan da çeşitli ödüller
aldı.

1990 yılında Türkiye Yazarlar Birliği yılın karikatüristi ödülü.
Milliyet Gazetesi Yılın karikatürü ödülü
17 Haziran 1989�da Polatlı Onur belgesi.
Bazı dergilerin kuruluşunu gerçekleştiren Konak, pek çok dergi ve gazete de karikatür çizdi. Dinazor, Anadolu Gençlik Dergisi, Yörünge, Genç İstikbal, Mavikuş ve Filit bu yayınlardan bazıları.

Zaman Gazetesi�nin kuruluş yıllarında karikatürleri yayınlanan Necdet
Konak, uzun zamandan beri de Milli Gazete�nin birinci sayfasında ülke ve dünya
gündemini kendi penceresinden değerlendiren karikatürleri çiziyordu.

Uzun süredir İbn-i Sina Hastanesi�nde kanser tedavisi gören karikatürist Necdet Konak 19 Temmuz 2004 günü sabah saatlerinde Hakk�ın rahmetine kavuştu.

Yaklaşık bir yıl önce yakalandığı ağır hastalık nedeni ile çizimlerine ara veren Konak, bu süre içerisinde hastalığını atlatabilmek için yoğun bir tedavi gördü. İbn-i Sina Hastanesi�nde süren tedavi boyunca kanser hastalığını yenmeye çalışan Konak, bu süre içerisinde tedaviye olumlu cevap vermişti. Ancak aniden rahatsızlanan Konak, sabah saatlerinde gözlerini dünyaya kapattı. Konak�ın vefatı üzerine bir yıllık rahatsızlığı süresince hastanede kalarak eşine sürekli destek olan Birtanem Konak ve çocukları Burak ile Berk zor anlar yaşadı.

Ağu 17

Cengiz Dönmez
HAKKINDA YAZILANLAR

Hoca aramızda!
Nükte, ibret, hiciv ve en önemlisi de düşündürmenin bir arada olduğu yerde kim vardır? Elbette ki Nasrettin Hoca!
Artık ülkemiz sınırlarını aşarak evrensel bir konuma gelen Nasrettin Hoca, bugünlerde yeni komedi kaseti ve içinde 40 adet fıkranın yer aldığı kitapla tekrar karşımıza çıkıyor. Cengiz Dönmez�in yazıp yönettiği ve Ulvi Alacakaptan�ın ekibiyle birlikte seslendirdiği albümde hocanın değerlendirmeleri, eleştiri ve yorumları yeni bir tarz ve üslupla çocuklara ve çocukluklarını hatırlamak isteyen bütün büyüklere sunuluyor. Olur olmaz herşeyin Nasrettin Hoca�ya yüklendiği sözler, espri ve fıkralar sebebiyle sağlıklı bir imaj yükletilmeyen Hoca�nın doğru anlaşılması, nüktelerinin yanındaki görülmesi gereken ibretlik vesikaları yeniden derleyip yorumlayan kasette hocanın yaptıklarıyla anlatılmak istenenlerin aslen bu olmadığının altı çizilmeye çalışılıyor.

Farklı bir çalışma
Kavuk, kaftan, Karakaçan, gökdelen, teknoloji, trafik ve meclise yolculuğunun gerçekleştirildiği �Nasrettin Hoca, 21. Yüzyılda Tekrar Aramızda� kaseti tüm müzik marketlerde piyasaya sunulurken, kasette yer alan fıkralar kitabı da Özyürek Yayınevi tarafından okuyuculara merhaba diyor.

Karikatürist ve mizahçı Cengiz Dönmez, tam bir Nasrettin Hoca hayranı. Uzun yıllar onun hayatını, fıkralarını incelemiş, ancak işin içinden çıkılamaz tezatları ve Hoca�ya atfedilen fıkralarda onu günümüz insanına farklı yönde tanıtıldığını fark edince hem bu tezatları gün yüzüne çıkarmak, hem de 712 yıl sonra Nasrettin Hoca�yı bugünlere taşıyıp bir de değişen dünyada onun marifetlerini sınamayı düşünmüş. Alışılagelmiş fıkralarının dışında Karakaçan�ı, kaftanı ve kavuğu ile 21. Yüzyılın Türkiyesi�ne salıvermiş Nasrettin Hoca�yı. Tabi ortaya, Haliç�e yoğurt mayalayan, Taksim meydanında eşeği Karakaçan�la, kaftanı ve kavuğu ile dolaşan, hatta Reha Muhtar�ın canlı yayın konuğu bile olan Nasrettin Hoca çıkıvermiş.

�Nasrettin� ismi yok
�Kimse çocuğuna Nasrettin ismini vermediğine göre sağlıklı, makul ve muteber bir imaj yükleyememişiz� diyen Dönmez, �Bugün üç yüzün üstünde Nasrettin Hoca fıkrası anlatılıyor, yazılıyor, çiziliyor. Bu fıkraları incelediğimizde yine karşımıza farklı Nasrettin Hocalar çıkıyor. Biri zeki, nüktedan, hicivci, protestocu, kültürlü bir Nasrettin Hoca, diğeri ise saf, meczup, mantıklı düşünmeyen, kültürsüz bir Nasrettin Hoca… Şüphesiz bu iki tezat karakter ve şahsiyet yapısının bir kişide bulunması mümkün değil. Nasrettin Hoca fıkraları adı altında yıllardır sayısız kitaplar yayınlanmaktadır fakat bu ikilemi kimse önemseyip dikkate almamaktadır ne hikmetse… Sonuç olarak tam manası ile birer çelişki yumağı çıkmaktadır. Biz biliyoruz ki, Hoca�nın eşeğine ters binmesi saflığından değil, değişiklik arayışından ve protestoculuğundandır. Göle maya çalması, büyük düşünmenin ve umut etmenin güzelliklerini anlamak içindir. Belki de Nasrettin isminin kullanılmayışının sebebi Nasrettin Hoca�ya atfedilen ikinci karakterin ağırlıkta olmasıdır.� diye konuşuyor.

Haliç�e maya
Nasrettin Hoca, Haliç kıyısında bir elinde kase, diğer elinde kaşık, suya bir şeyler karıştırmakla meşguldür. Çevredekiler durumu merak ederler. Hoca�ya yaklaşırlar. Biraz seyrettikten sonra sorarlar:
�Hocam hayrola! Haliç kenarında elindeki kase ve kaşıkla ne yapmaya çalışıyorsun?�
Hoca ilgisiz bir şekilde cevap verir:
�Suya maya çalıyorum!.�
Çevresindekiler şaşkın bir vaziyette, hafif istihza ile devam ederler:
�Hocam hiç su maya tutar mı?�
Hoca çevresindekilere acıyan gözlerle bakar ve sonra gözlerini Haliç�in pis sularına diker:
�Biliyorum, - ya tutarsa - dememi bekliyorsunuz. Ben de çok isterdim böyle bir nostaljiyi tekrar yaşamak. Ancak böyle bir suya asla!… Nerede o eski göller… Eski denizler… Balıkların uğramadığı, hiçbir canlının yaşamadığı, pislik ve kokudan kimsenin yanına yanaşamadığı bu suya tabi ki maya çalınmaz. Eskiden ya tutarsa diyerek büyük düşünmenin ve ümit etmenin güzelliklerini anlatmaya çalıştık. Ama şimdi gördüğünüz gibi latifesi bile mümkün değil!..�